,

BEKLENTİ’LER, AH’LAR VAH’LAR, KEŞKELER / Handan Musaoğlu’nun Yazısı

BEKLENTİ’LER, AH’LAR VAH’LAR, KEŞKELER

Bazen sevinirim,
Sevinmek nedense hep yedi yaşında
Ve ah… dedim sonra,
Ah!
Didem MADAK

Evet, sanırım; ‘sevinmek hep yedi yaşında’; bu, beklenti olmalı: içine doğduklarından ve içinde doğurduklarından, yani hayattan…
Başlarken; sadrında ne büyük kaplar var ki insanın, okyanus suları gibi tıka basa ‘umut, hayal, heves, dopdoludur içerisinde. Ve ömür boyu ödeyişlerimizi, doğarken içimizde dopdolu olan bu sermayeden yaparız: duvara toslar, heyecanımızla öderiz, acılar yaşar hayallerimizle…İsmet Özel’in şu satırları bunun içindir: ‘biliniyor, otların sarardığı yerlerde güneş / kurşunun değdiği tende heves kalmıştır.
Ateş ilgimizi çeker, dokunacak oluruz hevesle, yanar, öğreniriz: ateş, doğrudan katışacağımız bir şey değil, uzaktan ve dolaylı yararlanacağımız bir fayda. Ve bu öğrenme için, hevesimizden ilk ödememizi yapmış oluruz, sermayeden…
Bu verili sermayenin bilincinde olmak insan müdrikesinin öncelikli yükümlülüğü. Bunu, sadece bilmek bile, kurtarıcı bir kıvam sağlar. Bu farkındalık ‘teşekkür’ halinin ilk basamağı. Bu çeşit bir bilinç, bahsettiğimiz sermayenin bize yetecek kadar bile olsa devinimi için yeterli…
Bakın ‘beklenti’yi nasıl besliyorum?
Tabii, insan büyüdükçe -yaşaya yaşaya- aşınarak, küçülür de; çok karmaşık algoritmik ve helezonik haller vardır, bu ‘büyüme’ ve ‘küçülme’de. Çok garip: İnsanı, metafiziği de dikkate alarak bütün boyutlarıyla birlikte düşününce bir sürü zıtlıklar keşfediliyor; ileri geri birbirine zıt istikametlerde koşuşturan bir kalabalık var insanın içinde.
Sermayemiz bittiğinde ‘yaşamak’ biter. Klasik mantığın çıkarsaması böyle olmalı. Ancak, hayatı tümüyle mantıkla açıklamaya çalışmak, altından kalkılamaz çelişkilere düşürür bizi. Ve bu mantık çoğu kez hiçbir şeydir. Çünkü insanda henüz dışarıdan değil, ancak içeriden ve sadece kendisinin keşfedebileceği cevherler, tözler, özler vardır. Cenevre’deki laboratuarın aradığı ‘ilahi parçacık’ ilk adımla birlikte söylenmiş ama unutulmuştur. Bu ilahi parçacık sayesinde ‘tırnak kadar’ bir yer kalmışsa insanın tutunacağı, oradan yeniden hayatiyet kurabilir. Buna yaşamak diyoruz…
Kendimizi, hayatımızın dinamosu yapabilir miyiz? Tükenme olmadan kullanım, kullandıkça yenilenme gibi bir şey. Yaşamanın bir çekirdeği olmalı. Herhangi bir çekirdek gibi. Güneşini, toprağını buldukça yeşeren bir çekirdek. Bitkilerde olduğu gibi: çekirdekte binlerce ağaç, ağaçta milyonlarca çekirdek. Olmaz mı diyorsunuz? Aslında oluyor zaten; sürekli olmakta…
Son yıllarda herkesin diline düşen bir şarkı var: ‘ben yoruldum hayat, gelme üstüme’. Tamam, duygu afyonumuzu bu şarkıdan aldığımızı varsayalım; ama bırakın hayat, üstümüze üstümüze gelsin. Çünkü biz de, üstüne üstüne gitmiyor muyuz, hayatın? Buradan bir pesimizm doğmamalı asla.
Anladım, yaşadığımız hayat virüslü bir şey. İnsanlar birbirlerinin hayatlarını kemirerek yaşıyorlar; öyle sanıyorlar. Döngüden bahsedebiliriz elbette. Çiçekleri ceylan yer, ceylanı aslan, aslanı daha güçlü bir başka aslan. Oysa insanın hakikati böyle değil; insana özgü olan bu değil. İnsan ilahidir; ‘almadan vermek’ diye anlatılan ezberi de reddediyoruz. Gerçek anlam, almayı da reddederek bulunabilir; ‘vereceksin’ almak aklına yansımayacak bile. [Halil Cibran’ın] ‘şu vadideki mersin ağacının kokusunu salışı gibi’ vermeli insan.
İnsan, rahmin içerisinde karanlığa gözlerini kapatmış olarak hazırlanır; doğar doğmaz derin uykusundan birden hayata gözlerini açar. Bu hamlede oksijenle birlikte hayat O’na saldırır; ezber böyle. Oysa görünmeyeni gösteren başka bir kameradan izlesek, O’nun da hayata, bir gladyatör çevikliğiyle ve edasıyla ‘hayatın eşiğine gelip oturduğunu’ ve en yüksek tonuyla, kaygısı olmayan pür estetik kahramanlıkla ilk ‘narasını’ attığını göremez miyiz? İnancın ‘red’ ile başladığını söyleyen ezber, burayı es geçmiş; halbu ki ‘insan’ hiç hesaba katılmadığı yerde kendisine bir hayat kurmak için, varlığını kabul ettirmek için, müsellah olmaya bile ihtiyaç duymadan, kaygısız, mağrur, özügür, ne ve kim varsa karşısında, fütursuzca gelip, bağdaşını kurmuyor mu, dimdik omurgasıyla: ‘yer açın ben geldim’. Müthiş bir tasavvur. Kapakları açılacak, aç aslanlara karşı savaşılacak arenaya çıkmaya odaklı, yüksek bilinçli bir konsantrasyona benziyor bu. Batı muhayyilesi karanlık, ama iyi arayışları var yer yer.
Kadim öğretimiz, insanın, yazgısı gereği zıtlıklarla malul olmaklığından bahseder. Eşyanın hakikatine dair çok önemli bir kabulleniş sağlar bize zıtlıklar. Beklentiler ve hayal kırıklıkları için de bir miktar azadelik muhayyilemizi dengeler. Narın da hoş nurun da kıvamını kastediyorum elbette.
İşte ‘beklentilerinizi azaltın, şokunuz hafif olsun; yüksek beklenti, vahları ve ardından keşkeleri yığar önünüze’ gibi didaktik bir katılıkla cümleler kurmayacağım. Tam aksine hayatı olduğu gibi, verildiği kadar, verildiği şekliyle tebessümle karşılamayı; ancak, o verili olanla azmetmeyi tavsiye edeceğim.
Beklenti insana özgü; ümidi canlı tutmak insanca bir gereksinim. Ne var ki, beklentinin adresi önem arzeder: kimden neyi bekliyoruz? Gerçi, Niyazi Mısri, ‘çıktım erik dalına, anda yedim üzümi’ ve yine bir türkümüz, ‘manda yuva yapmış söğüt dalına’ dese de bahsi diğer. Bizim ortalama koşullarda beklentilerimizin adreslerinin isabetli olması, yakıcı ‘ah-vah’lardan ve ceremesi ağır olacak ‘keşke’lerden korunmak için emniyetli bir zemin oluşturur.
‘Sözü yormadan’ cümle kurmak her zaman mümkün olmuyor. Kendi varoluşumuz, büyük varlığın sadece bir kesiti. Uzay boşluğunda bir karadelik değiliz ve öyle olmadığımız için bünyemizi yıkıcı duygu, düşünce, ilişki vb lüzumsuz, kemirgen, malayani çöplerden arı duru tutmaya çalışmamız, çok yönlü sıhhatimiz için önemlidir. Böyle bakınca, hayatımızı bize bahşedenle doğrudan ve doğru ilişki bizi kendimizle barışık ve dengeli tutacaktır. Beklentimizi, hiçbir haketmişliğimiz yokken, bize koskoca bir hayatı ikram edene yönlendirmeyi ve liyakatımız ölçüsünde rahmetiyle karşılayabilecek olanla ilişkilendirmeyi benimsemeliyiz.
Yazımızın sonunda, yine Halil Cibran’a uğrayalım: ‘Günlerimiz dertsiz, geceleriniz eksiksiz olduğu zaman değil. Tam tersine, bütün bunlar yaşamınızı kuşatmışken, çıplak ve tüm bağlardan kurtulmuş olarak, hepsinin üzerine yükseldiğiniz zaman özgürsünüz gerçekten.’ Sevgi ile kalınız.

Handan MUSAOĞLU KASA

İçeriğimizi Puanlayın 1-10 Arası

0 points
Upvote Downvote

Total votes: 0

Upvotes: 0

Upvotes percentage: 0.000000%

Downvotes: 0

Downvotes percentage: 0.000000%

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir